bugün telefonumu ve cüzdanımı evde bırakıp çıkıp işe gitmişim, yolda farkettim ki cüzdanım yok. param yok fikri beni zaten acıktırdı.
asıl mevzu o değil, bindim minibüse normalde son duraktan önce iniyorum ama bu sefer param yok diye sonuna kadar gittim. ziyan olmasın gibi bi his geldi sanırım.
anlamatamadım. yani anlattığım kadarı garip oldu.
7/03/2009
7/02/2009
kesiflerim
sunu farkettim kadin sofor kadin yayaya yol vermiyo, diyince erkege veriyo gibi durdu. yoldan bahsediyorum. kadin sofor erkege yol veriyo mu onu tespit edemedim.
yarimlen 9. ayimiz yemege cikicaz. optum baay.
6/30/2009
çok heyecanlıyım.
şu anki duygularım neden heyecan bilmiyorum. bi de hayretler içerisindeyim. sinir de olmuyorum. hatta güzel bi his. ama korkutucu da. tarkanın şarkısını çaldığı hintli gibi hissediyorum. bu konuda bi hissi varsa eğer.
televizyonlarını şimdi açan izleyicilerimize sözüm..
bonibonla intihar timi eskiden nergis, hande, ben diye başlayan ortak dostluk -bu postta mesaj vermicem o yüzden "aman ne dostlukmuş" demek istemiyorum- merkezli blogumuz idi. şimdi daha çok handan'ın aşık ettiği bir blog. biz merkezli bişey.
olay benim aramızdaki komikliği "olm hem komik kızlar nan"la "sizin ne konuştuğunuzu 3. bi kişi anlamıyo" dedirtme arasında bi hevesle kamusallaştırma özentiliğimden çıktı. tamamen gösteriş. bütün the other blogs gibi.
o yüzden olay -o zaman msn vardı biz gençken- üçümüze çözdürdüğüm kokoloji denen oyunu oraya kamusal etmemle başladı. o şurdan doğru oluyor.
handan bonibonla intihar eden bizden başka adam var mı diye düşünürken bi blogla karşılaşmış. blog yazarı gençlik de kokoloji denen oyunu çözmüşler. onlarınki de şurdan bakınca oluyor. idi ama torsuk ya da forsuktepegoz bayanı blogu kapayınca ne olduğunu açıklamak gerekir oldu. bu bayan da bizim cevaplarımızı almış, bizim isimleri sena ceren bi de ecem -ki kendi oluyor, yani ben bu oluyorumi onur duydum o ayrı- diye değiştirerek, "çok sıkıldığımız bi anda yaptık" diye koymuş idi. bütün blog mu toplamaydı da sadece o postu diil de bütün blogu yok etti bilmem. fikri çalsa ruhumuz duyar mıydı bilmem. al 2 arkadaşını sor teker teker koy oraya be güzelim, imlasal hatalar da dahil kopi pest etmek de ne demek. senin bilinçaltın mı yok da bizim kızkurusu sanrılarımızı kopyalıyosun.
bu çok garip bi hismiş. babası hakimse beni tutuklarlarsa diye korkmuyo değilim.*
bu akşam ecem'im beni kimse tutamaz.
* vazgeçtim. ses veriyorum, aaaanan.
televizyonlarını şimdi açan izleyicilerimize sözüm..
bonibonla intihar timi eskiden nergis, hande, ben diye başlayan ortak dostluk -bu postta mesaj vermicem o yüzden "aman ne dostlukmuş" demek istemiyorum- merkezli blogumuz idi. şimdi daha çok handan'ın aşık ettiği bir blog. biz merkezli bişey.
olay benim aramızdaki komikliği "olm hem komik kızlar nan"la "sizin ne konuştuğunuzu 3. bi kişi anlamıyo" dedirtme arasında bi hevesle kamusallaştırma özentiliğimden çıktı. tamamen gösteriş. bütün the other blogs gibi.
o yüzden olay -o zaman msn vardı biz gençken- üçümüze çözdürdüğüm kokoloji denen oyunu oraya kamusal etmemle başladı. o şurdan doğru oluyor.
handan bonibonla intihar eden bizden başka adam var mı diye düşünürken bi blogla karşılaşmış. blog yazarı gençlik de kokoloji denen oyunu çözmüşler. onlarınki de şurdan bakınca oluyor. idi ama torsuk ya da forsuktepegoz bayanı blogu kapayınca ne olduğunu açıklamak gerekir oldu. bu bayan da bizim cevaplarımızı almış, bizim isimleri sena ceren bi de ecem -ki kendi oluyor, yani ben bu oluyorumi onur duydum o ayrı- diye değiştirerek, "çok sıkıldığımız bi anda yaptık" diye koymuş idi. bütün blog mu toplamaydı da sadece o postu diil de bütün blogu yok etti bilmem. fikri çalsa ruhumuz duyar mıydı bilmem. al 2 arkadaşını sor teker teker koy oraya be güzelim, imlasal hatalar da dahil kopi pest etmek de ne demek. senin bilinçaltın mı yok da bizim kızkurusu sanrılarımızı kopyalıyosun.
bu çok garip bi hismiş. babası hakimse beni tutuklarlarsa diye korkmuyo değilim.*
bu akşam ecem'im beni kimse tutamaz.
* vazgeçtim. ses veriyorum, aaaanan.
6/29/2009
muayyen
duvar önü kız fotoraflarına gıcık oluyorum. cem berdan seneler önce demişti beton duvar önünde soğuk fotoğraflara dair bir iki satır. o seneler geçti hala aynı. çiçekli manuela duvar kağıdı, betonarme perde, beyaz sıva ya da muadili bi yapı malzemesi bulan önüne geçip cool bakışlı poz veriyo. orda burda görüp de oha o ne kızmış dediklerinin gerçek hayattaki yansımalarının gözün içini acıtacak şekilde fena oluşu da bana günah yazcak evet bu cümle böylece bitsin.
herkeşler de michael jackson seviyomuş diye dalmicam, öyle çünkü, ama yani o da jay jay johanson da değildi ki artık göremicem diye üzülesin. ve o çocuğunun lisa marie prestley'den olduğunu sanıp. "nan o nası çocuk elvis'in torunu michael'in çocuğu" dedik ama galeyanmış. maden "yes we have sex" o zaman üreseydiniz.
bi de şunu düşünüyorum ki, allahtan entel ve kuntel ve ünlü bir ebeveynim yok ki adım atlas - o hadi neyse -, ares ya da istanbul değil. onu da geç battaniye nası bi isim? lisede o çocuk "o kucaktan düşeydim de şunu görmeyeydim" demezse ben de neyim. çocukluğu bilumum süt ve süt ürünleri seslenişleri olarak geçen ben sesleniyorum.
otobüste, metrobüste engelliler için ayrılan yerlere iki kişi oturmaya çalıştıklarını görünce yün ısırmış gibi oluyorum. tavuk denen marty mcfly'a dönüşebiliyorum. ama o kadar sosyal atak olmadığımdan burda böyle klavye başında kükrüyorum. bi kere oturmak istedi adamın teki, "burası iki kişilik diil ki" dedim beni şöföre şikayet etti, şöför ne dedi hatırlamıyorum oldu çok sene. uzatsa istedim, uzamadı. "sakatsanız yer veriim" laflarımı hazırlamıştım. bi de direklere yaslanan konformistler var. fransa'da otobüste direk tutan el illustrasyonu vardı. ben onun "yaslanmak için diil tutmak için" mesajı olduğunu düşünüyorum. çünkü türkler her yerde.
herkeşler de michael jackson seviyomuş diye dalmicam, öyle çünkü, ama yani o da jay jay johanson da değildi ki artık göremicem diye üzülesin. ve o çocuğunun lisa marie prestley'den olduğunu sanıp. "nan o nası çocuk elvis'in torunu michael'in çocuğu" dedik ama galeyanmış. maden "yes we have sex" o zaman üreseydiniz.
bi de şunu düşünüyorum ki, allahtan entel ve kuntel ve ünlü bir ebeveynim yok ki adım atlas - o hadi neyse -, ares ya da istanbul değil. onu da geç battaniye nası bi isim? lisede o çocuk "o kucaktan düşeydim de şunu görmeyeydim" demezse ben de neyim. çocukluğu bilumum süt ve süt ürünleri seslenişleri olarak geçen ben sesleniyorum.
otobüste, metrobüste engelliler için ayrılan yerlere iki kişi oturmaya çalıştıklarını görünce yün ısırmış gibi oluyorum. tavuk denen marty mcfly'a dönüşebiliyorum. ama o kadar sosyal atak olmadığımdan burda böyle klavye başında kükrüyorum. bi kere oturmak istedi adamın teki, "burası iki kişilik diil ki" dedim beni şöföre şikayet etti, şöför ne dedi hatırlamıyorum oldu çok sene. uzatsa istedim, uzamadı. "sakatsanız yer veriim" laflarımı hazırlamıştım. bi de direklere yaslanan konformistler var. fransa'da otobüste direk tutan el illustrasyonu vardı. ben onun "yaslanmak için diil tutmak için" mesajı olduğunu düşünüyorum. çünkü türkler her yerde.
6/18/2009
blogunu okumayan sevgili
öncelikle başlıkla ilgili alper bahçekapısı'nın yorumu şöyle: "bi kere tavlamışım yauuu daha ne okuycam". cenker'in konuyla ilgili kafa sallaması var sadece. ki ben o kafa sallamayı yerim. aslında o kafa sallama bu kafa sallama değil. o kafa sallama şu: cenker bi beyanda bulunduktan sonra kafa sallayıp, onaylıyo. -yukarı aşağı olarak tabi. ispanyol gibi sağ sol kafası değil- zekiyim, zekamla seni de etkilerim sana da o kafayı sallatıp onaylattırırım kafası mı o kafa bilmiyorum. burdaki "kafa" yakıştı.
neyse, bizim ilişkinin en büyük derdi cenker'in tek tabanca mı, tek kurşun mu, yalnız kovboy mu neyse ondan oluşu. -hepsi de vurdulu kırdılı tabirlermiş-. biz evde otururken cenker'i biri arasa ve "napıyosun?" dese, "oturuyorum" der ve karşı taraf onun benimle olduğuna ya da yalnız olmadığına dair hiç bi ipucuyu o konuşmada alamaz. sonra biriyle buluşcaz misal, evden çıkcaz. cenker "geliyorum" diye konuşur telefonda. ben de kendimi hep "orda acaba benim geldiğimi bilen var mı?" diye düşünürken bularım, gidince de masadaki tabakları sayarım fazlalık mıyım acaba diye ya da gözlerinin içine bakarım "beni gördüğüne şaşırdın mı?" testi yaparım. bu pis bi his. blogu okumadığından tabi ben bunu hep derim kendisine ama ilerleme kaydetmedik. bi kere cenker "oturuyoruz" ya da fiili önemsiz, kipi önemli bi cümle kurdu. "vay anasını" dedim içimden ki bana baktı, "bak yaptım" göz açması yaptı. tüh dedim reflektif değil bi hareketmiş.
geçende bunu düşünürken farkettim sebebini. yukardaki benimlen "matrak" geçiyor. -matrak geçmek de babamın lafı-. şu dünyada insanlığa dair en sevmediğim hareketlerden biri, sizli bizli konuşmak. bi çok muadiliyle yarışır. heralde hayatımdaki erkekin sizli bizli konuşması kadar kötü bişe olamazdı heralde. -ki aslında diğeri olarak babam bazen değil hatta çok zaman "sen giderken biz dönüyoduk" gibi ülkücü laflar ediyo ona da fena oluyorum ama daha kötüsü olabilirdi de-, -mesela babamın ülkücü olması-. neyse şu kadar lafı yazdım ki şunun için: -böyle de devrik cümle olmaz olsun-
içten içe ettiğim "allahım süphaneke bihamdik, sürekli biz diye konuşan bi erkek arkadaşım olmasın" dualarım kabul oldu ve biz yerine bile ben diyen bi erkek arkadaşım var.
yüce manitu sana bir çift lafım var: komiksin vesselam.
dua ile duymak arasında etimolojiköman bi ilişki var mı acaba?
yüce manitu 2: bu bir dua değildir, duymak zorunda değilsin.
neyse, bizim ilişkinin en büyük derdi cenker'in tek tabanca mı, tek kurşun mu, yalnız kovboy mu neyse ondan oluşu. -hepsi de vurdulu kırdılı tabirlermiş-. biz evde otururken cenker'i biri arasa ve "napıyosun?" dese, "oturuyorum" der ve karşı taraf onun benimle olduğuna ya da yalnız olmadığına dair hiç bi ipucuyu o konuşmada alamaz. sonra biriyle buluşcaz misal, evden çıkcaz. cenker "geliyorum" diye konuşur telefonda. ben de kendimi hep "orda acaba benim geldiğimi bilen var mı?" diye düşünürken bularım, gidince de masadaki tabakları sayarım fazlalık mıyım acaba diye ya da gözlerinin içine bakarım "beni gördüğüne şaşırdın mı?" testi yaparım. bu pis bi his. blogu okumadığından tabi ben bunu hep derim kendisine ama ilerleme kaydetmedik. bi kere cenker "oturuyoruz" ya da fiili önemsiz, kipi önemli bi cümle kurdu. "vay anasını" dedim içimden ki bana baktı, "bak yaptım" göz açması yaptı. tüh dedim reflektif değil bi hareketmiş.
geçende bunu düşünürken farkettim sebebini. yukardaki benimlen "matrak" geçiyor. -matrak geçmek de babamın lafı-. şu dünyada insanlığa dair en sevmediğim hareketlerden biri, sizli bizli konuşmak. bi çok muadiliyle yarışır. heralde hayatımdaki erkekin sizli bizli konuşması kadar kötü bişe olamazdı heralde. -ki aslında diğeri olarak babam bazen değil hatta çok zaman "sen giderken biz dönüyoduk" gibi ülkücü laflar ediyo ona da fena oluyorum ama daha kötüsü olabilirdi de-, -mesela babamın ülkücü olması-. neyse şu kadar lafı yazdım ki şunun için: -böyle de devrik cümle olmaz olsun-
içten içe ettiğim "allahım süphaneke bihamdik, sürekli biz diye konuşan bi erkek arkadaşım olmasın" dualarım kabul oldu ve biz yerine bile ben diyen bi erkek arkadaşım var.
yüce manitu sana bir çift lafım var: komiksin vesselam.
dua ile duymak arasında etimolojiköman bi ilişki var mı acaba?
yüce manitu 2: bu bir dua değildir, duymak zorunda değilsin.
6/04/2009
bunu çıkardım
"entelim" ayağı altında çirkinler, kıllılar, şişkolar, çelimsizler*açık saçık giyinilmesi gereken güneşli havayı sevmiyo. bi de bunların gerçekten entel olduğuna inanıp onlara özenen "girdiği kabın şeklini alan sıvılar" bu çeşit entellerimizdendir, lafın gelişidir, bizden değildir.
bi akdeniz ülkesinin parlak şehrinde doğmuşsan ve kendini ingiliz yahut iskandinav sanıyosan çok sıkıcısın ve beni kandıramazsın. güneşli bi güne uyandığında yalnızsan işinin yağlarının eridiğini de kendinden saklayamazsın.
bi tane istisna göreyim buraya yazıcam.
dürüst bir kalıbı olarak fizik görmek ve göstermekten hazetmeyen asosyaller var -ki vazgeçtim bunlar da onlardan- -ama en azından dürüstler-
bi akdeniz ülkesinin parlak şehrinde doğmuşsan ve kendini ingiliz yahut iskandinav sanıyosan çok sıkıcısın ve beni kandıramazsın. güneşli bi güne uyandığında yalnızsan işinin yağlarının eridiğini de kendinden saklayamazsın.
bi tane istisna göreyim buraya yazıcam.
dürüst bir kalıbı olarak fizik görmek ve göstermekten hazetmeyen asosyaller var -ki vazgeçtim bunlar da onlardan- -ama en azından dürüstler-
Libellés :
genellemelerin hastasıyım.
6/02/2009
mezun olamama bi sendrom
sanirim ilerde mimar olursam asla mezun olmamis olmamla, annelerin yuregine "einstein da matematikten kalmisti" tadinda bi su serpicem. keza sanirim ben mezun olamicam. zaten birakiyorum itu lisans da benim icin bitmistir bi daha gelmem.
uyku arasinda bi yandan dusunurken ulan o mezun oldu, ulan bu bile mezun oldu derken "ulan mustafa topaloglu bile mezun oldu" dedim.
peki atam ben bunu niye dedim?
uyku arasinda bi yandan dusunurken ulan o mezun oldu, ulan bu bile mezun oldu derken "ulan mustafa topaloglu bile mezun oldu" dedim.
peki atam ben bunu niye dedim?
bi konuda sabit duramadigimdan baslik bulmak zor oluyo.
hediye etmek istedigim #1
tayyip erdogan'in bahsedildigi uzre inanilmaz gozalti torbalari var. buna bi care bulunsun. yoksa ben bularim.
ayrica, benim de aklima gelen hemoroid kreminin gozalti torbalarina surulmesi fikri ebru akel'in ulkemize kattigi bir olgu degildir, en azindan bu ulkenin bu ferdinde degil. chuck palahniuk "gosteri peygamberi"nde bunu soyluyor. ama icimde celistigim bi gercek de var.
chuck palahniuk'un ebru akel'in gelin-damat, ana-ogul, sinem-ata ya da her ne adli ise o programi izleme ihtimali > ebru akel'in chuck palahniuk okuma ihtimali. buyuktur isareti yerine sadece yaziyi buyuk yapsam annar miydin nan?
ben sana soyledim sen gider ebru akel'e soylersin bu tez cabuk curur curumez mi.
ayrica buldum gelin kaynana.
tayyip erdogan'in bahsedildigi uzre inanilmaz gozalti torbalari var. buna bi care bulunsun. yoksa ben bularim.
ayrica, benim de aklima gelen hemoroid kreminin gozalti torbalarina surulmesi fikri ebru akel'in ulkemize kattigi bir olgu degildir, en azindan bu ulkenin bu ferdinde degil. chuck palahniuk "gosteri peygamberi"nde bunu soyluyor. ama icimde celistigim bi gercek de var.
chuck palahniuk'un ebru akel'in gelin-damat, ana-ogul, sinem-ata ya da her ne adli ise o programi izleme ihtimali > ebru akel'in chuck palahniuk okuma ihtimali. buyuktur isareti yerine sadece yaziyi buyuk yapsam annar miydin nan?
ben sana soyledim sen gider ebru akel'e soylersin bu tez cabuk curur curumez mi.
ayrica buldum gelin kaynana.
5/26/2009
ergenekon peşimde
mustafa balbay'ın mektubunu post etmek istedim edemedim. bunu edebiliyo muyum?
edit: tehdit edince işe yarıyor.
edit: tehdit edince işe yarıyor.
balbay'dan cüneyt arcayürek'e mektup
"Sevgili Ağabey:
Mesajlarını, selamlarını sürekli alıyorum. Her seferinde ayrı mutlu oluyor, seviniyorum.
Geçen gün ne güzel söylemişsin: ‘Meslektaşım, arkadaşım, kardeşim Balbay!’
Biliyorsunuz ben de öyle düşünüyorum.
Sevgili ağabey;
Anlatacak, söyleyecek çok şey var. Ne demişler; gerçek, zamanın çocuğudur. Zaman içinde her şey yerli yerine oturacak.
Ama bir iki şeyi vurgulamadan geçemeyeceğim…
Birbirinden tamamen kopuk, değişik zamanlarda tuttuğum, büyük bölümü ham olan kimi notlarımın birleştirilip toplu bir metin haline getirilmesi, yer yer de küçük ama tüm anlamı değiştiren ekler yapılarak servis edilmesi, olacak şey değil.
Tabii Türkiye’de artık hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor.
Her şey bir yana; aynı zaman dilimi içinde Deniz Feneri davasıyla ilgili yayın yasağının getirilmesi, buna karşın bir gazetecinin sürdürülen operasyonla ilgili-ilgisiz tüm notlarının çarşaf çarşaf yayımlanması Türkiye’ye özgü bir çelişki.
Üstelik notlar öyle bir havada yayımlandı ki; hani bir benzetme vardır:
‘Ehliyetin yoksa, araç kullanamazsınız’.
Bu cümlede ‘ehliyetin yoksa’ bölümünü atarsan geriye ne kalır?
‘Araç kullanamazsınız’.
Vay, Balbay araç kullanamazsınız dedi, demek gibi bir şey benim karşı karşıya kaldığım durum!..
Notlar iddianameye de benzer havada girmiş…
Bunun yanında biraz açıklayıcı bilgi verince tamamen farklı yorumlanacak durumlar da var. Örneğin, Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde Aytaç Yalman’ın 10 Kasım nedeniyle bir bildiri yayımlamak istemesi ve benim bildiriye ek yapmam…
Olayın aslı şu:
Yalman bütün gazetelere bildiri fakslamadı, sadece 6-7 gazeteye tek tek 10 Kasım bildirisini, bir demeç gibi verdi. Yazılmak üzere demeç verseydi nasıl cümle cümle not edecekse bir gazeteci, ben de öyle aldım. Tam anlamadığım cümleleri de sordum… Hepsi bu…
Arşive bakıldığında Kasım 2002’de birkaç gazetede (sadece Cumhuriyet’te değil) bu bildiri görülecektir.
Bu ve benzeri birçok durum var ama başınızı çok fazla ağrıtmak da istemiyorum.
Sevgili ağabey,
Burada tek kalmaktan daha önemli sorunum, yazı yazamamak. Eğer yazabilseydim, yukarıda aktardığım örneğe benzer pek çok şeye açıklık getirecektim.
Avukatımız Akın Atalay, kocaman yasa kitapları getirdi. Onlarda, tutuklu bir kişinin ‘yayın faaliyeti’ yapabileceği yazılı. Buradan olmadık yöntemler deneyerek yazı göndermek istemiyorum. Yasal hakkımı kullanmak istiyorum.
Şimdilik yasal iznin verilmesini beklemek gerekiyor.
Sevgili ağabey,
Beni en iyi tanıyanlardan biri sizsiniz... Gazeteciliği hakkını vererek yapmak ve kitaplar yazmaktan başka bir hedefim yok. Çok uzak tarihimizle ilgili araştırmalara yönelmeye başlamıştım. Bunun için tonlarla kitap almıştım. Sizin önerdikleriniz dahil… O nedenle 2000’li yıllara ayrıca eğilmekten yana değildim. Gelin görün ki, yaşam beni bugüne ayrıca eğilmeye bir bakıma mecbur etti: Mademki gazetede yer alan metinler yeter, ayrı notları artık kullanmam gerekmez diye düşünüp sildiğim ve meşhur olan notlar gündemde… Mademki; ben bu notlar nedeniyle yargılanıyorum…
O zaman o günleri ‘Gerilimli Yıllar’ başlığı altında yazmak gerekir diye düşündüm.
Notları hazırladım.
Yazı izninin çıkmasıyla birlikte bunların da okura ulaşmasını hayal ediyorum.
Sevgili ağabey,
Ankara Büro artık ete-kemiğe büründü. Herkes kendi sorumluluğunun farkında. Ama sizin ağabeylik şemsiyeniz çok çok önemli. Bunu fazlasıyla yerine getirdiğinizden eminim.
Yönetim sorumluluğu alan arkadaşlarımız da tam bir ekip oldu. Ali Yazan, Mustafa Çakır, Osman Özer… Sizi ne yorar ne üzer!
Kafiye koymadan da geçmeyelim.
Eşim Gülşah’tan, yani kızınızdan sizin, Esin Abla’nın iyilik, sağlık haberlerini alıyorum.
Sevgili ağabey,
Usul usul mektuplar almaya başladım. İlk mektup bir kartpostaldı. Cumhuriyet okuru Dr. Hüseyin, güzel bir Nâzım Hikmet resmi göndermiş. Arada seyrediyorum.
Yaklaşık 15-20 gündür gazeteleri düzenli okuyabilmeye başladım. CUMOK’ları, sevgili CUMOK’ların ‘Balbay çıkacak yine yazacak’ metnini görünce, yazmış kadar oluyorum dersem abartı olur, ama içim kıpır kıpır ediyor. İster istemez her gün, bugün şu şöyle yazılır demeden edemiyorum.
Her neyse bugünler de geçer…
Sevgili ağabey,
Size ilk mektubumu burada noktalıyorum. Elyazım çok kötü, farkındayım. Bu kadar düzeltebildim. Bunun için özür dilerim.
En kısa zamanda konuşmak, sarılmak dileğiyle...
Bütün büro arkadaşlarıma, bütün soranlara… Selamlar, sevgiler...
Size ve Esin Abla’ya sonsuz selam, saygı...
Kardeşiniz, meslektaşınız, arkadaşınız
Mustafa Balbay - 7.4.09 Silivri”
Mesajlarını, selamlarını sürekli alıyorum. Her seferinde ayrı mutlu oluyor, seviniyorum.
Geçen gün ne güzel söylemişsin: ‘Meslektaşım, arkadaşım, kardeşim Balbay!’
Biliyorsunuz ben de öyle düşünüyorum.
Sevgili ağabey;
Anlatacak, söyleyecek çok şey var. Ne demişler; gerçek, zamanın çocuğudur. Zaman içinde her şey yerli yerine oturacak.
Ama bir iki şeyi vurgulamadan geçemeyeceğim…
Birbirinden tamamen kopuk, değişik zamanlarda tuttuğum, büyük bölümü ham olan kimi notlarımın birleştirilip toplu bir metin haline getirilmesi, yer yer de küçük ama tüm anlamı değiştiren ekler yapılarak servis edilmesi, olacak şey değil.
Tabii Türkiye’de artık hiçbir şeye şaşırmamak gerekiyor.
Her şey bir yana; aynı zaman dilimi içinde Deniz Feneri davasıyla ilgili yayın yasağının getirilmesi, buna karşın bir gazetecinin sürdürülen operasyonla ilgili-ilgisiz tüm notlarının çarşaf çarşaf yayımlanması Türkiye’ye özgü bir çelişki.
Üstelik notlar öyle bir havada yayımlandı ki; hani bir benzetme vardır:
‘Ehliyetin yoksa, araç kullanamazsınız’.
Bu cümlede ‘ehliyetin yoksa’ bölümünü atarsan geriye ne kalır?
‘Araç kullanamazsınız’.
Vay, Balbay araç kullanamazsınız dedi, demek gibi bir şey benim karşı karşıya kaldığım durum!..
Notlar iddianameye de benzer havada girmiş…
Bunun yanında biraz açıklayıcı bilgi verince tamamen farklı yorumlanacak durumlar da var. Örneğin, Kara Kuvvetleri Komutanlığı döneminde Aytaç Yalman’ın 10 Kasım nedeniyle bir bildiri yayımlamak istemesi ve benim bildiriye ek yapmam…
Olayın aslı şu:
Yalman bütün gazetelere bildiri fakslamadı, sadece 6-7 gazeteye tek tek 10 Kasım bildirisini, bir demeç gibi verdi. Yazılmak üzere demeç verseydi nasıl cümle cümle not edecekse bir gazeteci, ben de öyle aldım. Tam anlamadığım cümleleri de sordum… Hepsi bu…
Arşive bakıldığında Kasım 2002’de birkaç gazetede (sadece Cumhuriyet’te değil) bu bildiri görülecektir.
Bu ve benzeri birçok durum var ama başınızı çok fazla ağrıtmak da istemiyorum.
Sevgili ağabey,
Burada tek kalmaktan daha önemli sorunum, yazı yazamamak. Eğer yazabilseydim, yukarıda aktardığım örneğe benzer pek çok şeye açıklık getirecektim.
Avukatımız Akın Atalay, kocaman yasa kitapları getirdi. Onlarda, tutuklu bir kişinin ‘yayın faaliyeti’ yapabileceği yazılı. Buradan olmadık yöntemler deneyerek yazı göndermek istemiyorum. Yasal hakkımı kullanmak istiyorum.
Şimdilik yasal iznin verilmesini beklemek gerekiyor.
Sevgili ağabey,
Beni en iyi tanıyanlardan biri sizsiniz... Gazeteciliği hakkını vererek yapmak ve kitaplar yazmaktan başka bir hedefim yok. Çok uzak tarihimizle ilgili araştırmalara yönelmeye başlamıştım. Bunun için tonlarla kitap almıştım. Sizin önerdikleriniz dahil… O nedenle 2000’li yıllara ayrıca eğilmekten yana değildim. Gelin görün ki, yaşam beni bugüne ayrıca eğilmeye bir bakıma mecbur etti: Mademki gazetede yer alan metinler yeter, ayrı notları artık kullanmam gerekmez diye düşünüp sildiğim ve meşhur olan notlar gündemde… Mademki; ben bu notlar nedeniyle yargılanıyorum…
O zaman o günleri ‘Gerilimli Yıllar’ başlığı altında yazmak gerekir diye düşündüm.
Notları hazırladım.
Yazı izninin çıkmasıyla birlikte bunların da okura ulaşmasını hayal ediyorum.
Sevgili ağabey,
Ankara Büro artık ete-kemiğe büründü. Herkes kendi sorumluluğunun farkında. Ama sizin ağabeylik şemsiyeniz çok çok önemli. Bunu fazlasıyla yerine getirdiğinizden eminim.
Yönetim sorumluluğu alan arkadaşlarımız da tam bir ekip oldu. Ali Yazan, Mustafa Çakır, Osman Özer… Sizi ne yorar ne üzer!
Kafiye koymadan da geçmeyelim.
Eşim Gülşah’tan, yani kızınızdan sizin, Esin Abla’nın iyilik, sağlık haberlerini alıyorum.
Sevgili ağabey,
Usul usul mektuplar almaya başladım. İlk mektup bir kartpostaldı. Cumhuriyet okuru Dr. Hüseyin, güzel bir Nâzım Hikmet resmi göndermiş. Arada seyrediyorum.
Yaklaşık 15-20 gündür gazeteleri düzenli okuyabilmeye başladım. CUMOK’ları, sevgili CUMOK’ların ‘Balbay çıkacak yine yazacak’ metnini görünce, yazmış kadar oluyorum dersem abartı olur, ama içim kıpır kıpır ediyor. İster istemez her gün, bugün şu şöyle yazılır demeden edemiyorum.
Her neyse bugünler de geçer…
Sevgili ağabey,
Size ilk mektubumu burada noktalıyorum. Elyazım çok kötü, farkındayım. Bu kadar düzeltebildim. Bunun için özür dilerim.
En kısa zamanda konuşmak, sarılmak dileğiyle...
Bütün büro arkadaşlarıma, bütün soranlara… Selamlar, sevgiler...
Size ve Esin Abla’ya sonsuz selam, saygı...
Kardeşiniz, meslektaşınız, arkadaşınız
Mustafa Balbay - 7.4.09 Silivri”
5/25/2009
5/19/2009
5/14/2009
gazeteci kimliğim
berkeley'in brower merkezi hakkında arkitera'da bi haber okudum. geri dönüşüm malzemelerini kullanmışlar gibin gibin gayeten bir haber. ki haberin en sonunda -ki demek ki biliyoruz kaynağında da öylesi var- bir klozet fotoğrafı var (fotoğraf görseli var demeye utandım) sifonu çekilmemiş sanıyosun ki değilmiş yağmur çamur suyuymuş. efenim senelerce hilton'un suları da böyle aktı o zaman. ki o ana kadar da eskilikten sandıydım "aydın doğan görmesin bahane eder" dediydim içimden. takdire şayan hareket diye onu da koyun.
hergün ben okurum ama link vermem kişisel husumetim var.
bu yazı niye kafam kadar oluyo biri bana açıklasın.5/13/2009
acımasızlık
Nottinghamshire'da bir toplu konutta -çevirimin yalancısıyım- sıcak ortam olsun diye koyduk ayağı yapıp gençlerin siyah noktalarını, aknelerini yazıda ingilizcesi tam geçen haliyle, kabak gibi ortaya seren pembe ışıktan koyup, gençliği ordan uzak tutmaya çalışıyorlarmış.
şu ilen:
şu ilen:
içimizdeki fırat
şarj aletimin handan'da kalmasını bi opsiyon olarak gören ben, şarjsız geziyorum muntazaman. hatta sarjım belki de yetecek ama telefon sürekli kapalı.
"kim aramış" diye sürekli bunu anlamayan bir yarin telefonu mesaj diye gelmekte. arada açıp haber veriyorum. eve gidince ararım. enise'den ara gibi direktifler de olabiliyo.
dün "eve gidince aricam dedim ya" diye mesaj attım.
"her telefonu açınca şarj ettin sanıyorum ki ehe" dedi.
of çok yerim ikisini de.
"kim aramış" diye sürekli bunu anlamayan bir yarin telefonu mesaj diye gelmekte. arada açıp haber veriyorum. eve gidince ararım. enise'den ara gibi direktifler de olabiliyo.
dün "eve gidince aricam dedim ya" diye mesaj attım.
"her telefonu açınca şarj ettin sanıyorum ki ehe" dedi.
of çok yerim ikisini de.
5/10/2009
5/02/2009
adını telafuz bile edemeyeceğim bi sendrom
gezdiğimiz hiçbi yasal dvd satış merkezinde insana izleme hissi veren bi film bulamadık, ya izlemiş oluyoruz ya da çekmiyo işte. ülkenin yarası bu. hiçbir dvd market bir mininova şevki de vermiyo. biz de sonunda korsan danışmanımız aydın ailesine danıştık ve bi sürü film bulduk kendinden geçmek suretiyle. işte download ve korsan piyasasının, resmi dvd piyasasından yavaş olmasının ortamı mahvetmesi de adını veremeyeceğim bir başka sendrom. "bu kadar geç yapmak zorunda değilsiniz herşeyi" diyerek burdan değişmeyen kabile üyesi ertuğrul günay'a ondan da istediği merciye sesleniyorum. kanal d home videos lütfen beni duyma!-kabine demeyi biliyorum lütfen ama yine de sizin gibi eğitimli gençlerin türkçeyi bu kadar yanlış konuşması üzücü diyen bir fatma bekliyorum buraya-
bi ara “yes man!”le gülüp eğlenip film geçtiği dakika unuttuk, böyle bi etki yaptı. cenker sürekli gülmesinin akabinine film biter bitmez "eh işte" yorumunu çaktı. aslında o kadar da değil.
bi ara “yes man!”le gülüp eğlenip film geçtiği dakika unuttuk, böyle bi etki yaptı. cenker sürekli gülmesinin akabinine film biter bitmez "eh işte" yorumunu çaktı. aslında o kadar da değil.
ertesi gün "ah bu adam", "ah bu yönetmen" diye philip seymour hoffman ve charlie kaufman hatrına aldığımız o adını değil telafuz etmek şu an yazamayacağım filmi izlemeye çalıştık. hoffman 'n' kaufman. "synechoche, new york". ve hatta sonuna kadar yaptık bunu. sonunda izlemiş olduk sanki evet. bakmakla görmek arasındaki nüanstan burda da iki kelime arasında istiyorum şu an. ben tek olsam dizi tadında 22 dk. aralarla izlemiştim o kesin ve net. bitireceğimi varsayarsak. 2 saat boyunca süren film boyunca biri yemek yemeye ya da tuvalete kalktıkça geri kalanlar, psikopatça filmi durdurup kaçırdığı 3-5 saniyeyi de geri almak suretiyle işkence süresinden de kısmadı. bunu o an farketmedim, şimdi farkediyorum. heralde "ben entelim, çok beğeniyorum, siz de kaçırmayın" karizması var galiba, önce ben yaptığım için onlar da bana yaptı sanıyorum. ama filme sürekli bi şans verme durumu var. merakla izliyosun, bilmiyorum bu mudur aslında istenen. "şimdi olucak, şimdi etkileniceğim bi ekşın geliyor".. derken hiçbişey gelmiyor. 0'dan başlayıp 0,25'e bazen yeni sevdiğin bi aktör/aktris filme girince 0,75'e çıkan sonra ondan da hayır gelmeyince yine 0,25'e düşen bi film. kaç üzerinden ben de bilmiyorum şimdi. imdb tabii ki dayamış puanları. anlamadığı her filme hayran olan sinefil*, çözemediği her erkeğe aşık olan kadın tadındagiller. david lynch'i de tepemize çıkarışımız ondan değil mi? charlie kaufman'ın zekası hayranlık mı verici, yoksa bu konudan bişey çıkaramadığı için masada kaybedici mi bilmiyorum. iki saat içinde film sonunu bulmaya çalışıyo, ama sonunda yapamıyo ve vazgeçiyo gibi. hatta sürekli olmaya çalışıp "kavramda bırakiyim ben bunu" diye yanlamış. zaten kendinden sarmal da konuyu bela etmiş kendisine ki aslında en çekici kısmı da o. hatta film aslında film olmaya çalışan bi yapım/yapıt/yapı? bi eskizin şaibeli naifliğine sahip. eskiz kalsa vay dersin. projeyim diye çıkınca çalışmamış. "çalışmak" mimarlıkta kullanılması gıcık bi zevk veriyo, metale dilini değdirmek gibi. anladım ben ne dediğimi gerçekten ki.
lisedeyken akay bizim konuşmalarımızı dinleyen birinin hiçbişey anlamadığına dair bi yorum yapmıştı. yazdıklarımın ve kurduğum cümlelerin "anlaşılmicak ne var ki lan?" hissiyatını vermesinden ya da uzattığım için sallanmadığımın farkında olmayışım kaufman'da da olabilir mi? acaba biz mi anlamadık?
filmin tarafımdan takdire görülmemesini genelgeçer olarak görmem "they found avian flu in turkey. in the country turkey not turkeys. it's in chickens." repliğinin 70 milyonluk karma düşüklüğü mü bilmem. komik de.
bi frankofon vardır, sap değilse sapına kadar fransızcayı öğrenmiş; bi de frankofil vardır, bi sap olamamış sadece hayran olmuş. herkes bi patates bi de fransızca sever, o yüzden bu kelime ne kadar "vaaaay"sa sinefil de o derecedir. takdire şayanlık konusunda. bu düşüncemden ve ifade edişimden çok emin olamadım aslında. belki dönüşürüm.
lisedeyken akay bizim konuşmalarımızı dinleyen birinin hiçbişey anlamadığına dair bi yorum yapmıştı. yazdıklarımın ve kurduğum cümlelerin "anlaşılmicak ne var ki lan?" hissiyatını vermesinden ya da uzattığım için sallanmadığımın farkında olmayışım kaufman'da da olabilir mi? acaba biz mi anlamadık?
filmin tarafımdan takdire görülmemesini genelgeçer olarak görmem "they found avian flu in turkey. in the country turkey not turkeys. it's in chickens." repliğinin 70 milyonluk karma düşüklüğü mü bilmem. komik de.
bi frankofon vardır, sap değilse sapına kadar fransızcayı öğrenmiş; bi de frankofil vardır, bi sap olamamış sadece hayran olmuş. herkes bi patates bi de fransızca sever, o yüzden bu kelime ne kadar "vaaaay"sa sinefil de o derecedir. takdire şayanlık konusunda. bu düşüncemden ve ifade edişimden çok emin olamadım aslında. belki dönüşürüm.
Libellés :
cenkerme
4/30/2009
alkol?
telefonda mesaj yazarken kapağını kaparsan neyim mesajı save eder, adına da draft derler ya. benim telefonumda şöyle bir draft var:
"farketmez ok ama simdi bi kopek varmis surekli havliyomus a"
ben birine bunu açıkliim istiyorum.
"farketmez ok ama simdi bi kopek varmis surekli havliyomus a"
ben birine bunu açıkliim istiyorum.
Subscribe to:
Posts (Atom)



